Bihter Karal: Hayatımı Baştan İnşa Ettim

Aktivist, sanat tarihçisi ve içerik üreticisi Bihter Karal; çocukluk yıllarından verdiği mücadeleye, sanat yolculuğundan özel hayatına kadar birçok konuda ilk kez konuştu.

Fotograf  Bihter Karal ve eşi Mertcan Yıldız

 

Yazan Göksu Başaran

 

 

 

Bihter Karal KİMDİR?

 

"Ben Bihter Karal. Hakkımda internette pek çok bilgi yer almakta, ancak ben bunun ötesinde biriyim. Ben Hatay Antakya doğumluyum. Babam Hikmet Altay, annem Fevziye Altay; muhteşem bir ailede dünyaya gözlerimi açtım. Babam, çocuklarına son derece düşkün, yemeğini yediren, içeceğini içiren, giydiren, Allah’tan korkan, evinden işine, işinden evine, kötü alışkanlıkları olmayan, harika bir babaydı. Biz, durumu iyi olmayan bir ailede büyüdük; ancak babam ve annem, bizi hiçbir zaman bir şeye muhtaç bırakmadı; en iyi şartları sundular. Annem ev hanımı olmasına rağmen, eken, biçen, eklediğini satan, eve ekonomik katkı sağlayan, çocuklarına kanat geren bir anneydi. Ben, çok mütevazı, kendi halinde, kimseye zararı olmayan bir ailede büyüdüm.

Yedi kardeş ve ablamla birlikte, toplamda dokuz kişilik bir ailede, iki göz bir odada büyüdük. Annem ve babam, durumu iyi olmasa da, bizi ne aç bıraktılar ne de açıkta. Babamın en büyük hayali, hep bizim okumamız, kendimizi geliştirmemizdi. Para kazanan, sigara içmeyen, alkol kullanmayan, uyuşturucuya bulaşmayan, akıllı evlatlar olmamızı çok isterdi. Bu yüzden bizi, merhametli ve vicdanlı olarak yetiştirdi. Hiçbir zaman canımız bir şey çekse, mesela ertesi gün muz mu istedik, ertesi gün onu mutfakta bulurduk. Bir istekte bulunsak, babam beş katını verirdi. Ben üniversite okurken bile, en iyi şartlarda okutturdu. Babam, o dönem 50 lira istediğimde, bana onu 200 lira olarak gönderirdi.

Yani, misliyle gönderirdi, çocuğu hiçbir şeye muhtaç etmemek adına. Ben bu konuda haklarını asla yiyemem. Antakya’da bir köyde dünyaya gözümü açtım ve benim mücadelem aslında 9 yaşında başladı.
Ben bir mücadele sesiyim. Dokuz yaşımdan itibaren başlayan bu mücadelem, bugün ulaştığım noktada taçlanmış durumda. Hayatımı baştan inşa ettim; her şeyi kendi çabamla oturttum. Bu, asla kolay olmadı. Defalarca düştüm, hayal kırıklığına uğradım, kandırıldım, ağladım ve çaresizlik hissettim. Anlatılamayacak duygular yaşadım. Ama asla pes etmedim, çünkü kendime inandım. Hiçbir zaman dış bir desteğe ihtiyaç duymadan, kendi başıma kalkmayı öğrendim.

Hayatta karşılaştığım tüm olumsuz anılar ve deneyimler, geleceğim için büyük birer referans oldu. Bihter Karal genelde bir aktivist olarak biliniyor; fakat ben aynı zamanda yetenekleri olan bir ressam, tasarımcı, yönetmen ve sanat tarihçisiyim. Bilime büyük bir ilgi duyuyor, çiçekleri, doğayı, hayvanları çok seviyorum. Sayısız projede yer aldım; uluslararası kamu kurumlarında TGU biriminin raportörlük görevini yürüttüm. Ayrıca sosyal platformlarda video aktivizmiyle uğraştım; belgeseleler çektim ve bu belgeselelerde mağdurlarla bağışçıları bir araya getirdim.

Tabii, devam ediyorum:
"Belgeselelerim, 500 bini geçen izlenme elde etti. Çok etkili farkındalık programları hazırladım; o dönemler binlerce insan bu programlara katıldı. Büyük bir başarı yakaladım ve Türkiye çapında milyonlarca insana ulaştım. Kendini farklı hisseden, özel hisseden dezavantajlı durumda olan yüz binlerce insana dokunarak, onların hayata daha güçlü tutunmaları için ilham veren örnekler sundum. Ben Bihter Karal, bu mücadeleyle var oldum ve asla vazgeçmedim. Her adımım, sesimi duyurmak ve dünyayı daha adil bir yer haline getirmek için atıldı. Geleceğe ilham vermek, kalplere dokunmak ve bir fark yaratmak adına her gün daha büyük bir kararlılıkla ilerliyorum."

 

 

Bugüne kadar hayat size en çok ne öğretti?

 

“Hayat bana en çok hiçbir şeye şaşırmamayı öğretti. Çünkü hayat öyle bir perde, öyle bir sahne ki; beklemediğimiz, ummadığımız her şey karşımıza çıkabiliyor. ‘Yapmaz’ dediğim, ‘etmez’ dediğim birçok şeyin gerçekleştiğini gördüm. Bana asla zarar vermeyeceğini düşündüğüm, en yakınım dediğim insanlardan ihanet gördüm; dışlandım, hakaretlere uğradım ve hayal kırıklıklarının içine sürüklendim.

Hayat benim yüzüme hiçbir zaman tam anlamıyla gülmedi; ta ki aynanın karşısında dönüp kendimi görene kadar. O gün kendi kendime şunu söyledim: ‘Neden olmasın? Ben kendime sahip çıkabilirim. Bir başkasının sevgisine, referansına ya da elimi tutmasına ihtiyaç duymadan da ayakta kalabilirim.’ İşte o an, içimdeki dokuz yaşındaki çocuğa sahip çıkarak hayata başkaldırabileceğimi fark ettim.

Evet, defalarca enkazın altında kaldım. Ama her defasında o enkazın altından tırnaklarımla kazıya kazıya çıkmayı başardım. Ağladım ama her gözyaşının ardından yeniden gülmeyi öğrendim. Çok zor şeyler yaşadım; ancak zamanla acılarımı insanlara göstermemeyi, güçlü görünmeyi ve kendi içimde ayakta kalmayı öğrendim.

Kendi gücümle kendimi korumayı, her düşüşten sonra yeniden ayağa kalkmayı öğrendim. Hayat bana, bu sahnede asla durmamanın ve kendine inanmanın ne kadar kıymetli olduğunu öğretti. Çünkü her düşüşte, her hayal kırıklığında dönüp kendime sarıldığımda, aslında en büyük öğretmenimin yine kendim olduğunu fark ettim. Ve bugün hâlâ, bu bilinçle kendi yolumu daha güçlü ve daha kararlı bir şekilde çizmeye devam ediyorum.”

 

 

İnsanların sizi en yanlış tanıdığı konu ne?

 

“İnsanların beni en yanlış tanıdığı konulardan biri, benim bir seks işçisi olduğuma dair oluşan algı oldu. Öncelikle şunu çok net ifade etmek isterim: Ben bu meseleyi her zaman politik ve toplumsal bir zeminde ele aldım. Hayatımın bir döneminde, sevmediğim, âşık olmadığım ve yalnızca ilgisi nedeniyle beni kendi hayatında tutmaya çalışan bir adamla, istemediğim bir ilişki içinde kalmak zorunda bırakıldım. Ben bunu, ekonomik ve duygusal çaresizlik içinde yaşanan bir durum olarak gördüm.

Bunu anlatırken hiçbir zaman utanarak konuşmadım. Tam tersine, çıkar ilişkileri üzerine kurulan, kişinin kendi iradesini zorlayan her türlü yaklaşımın sorgulanması gerektiğini savundum. Aktivist kimliğimle, rızaya dayalı olanla zorlamayı her zaman birbirinden ayırarak değerlendirdim. Çünkü benim için mesele yalnızca bireysel bir hikâye değil; aynı zamanda görünmeyen gerçekliklerin konuşulabilmesiydi.

Birçok röportajımda bu alandan bahsettim. Ancak bunu, yaşadığım çaresizliği görünür kılmak, insanları düşündürmek ve toplumsal bir tartışma yaratmak adına yaptım. Ben aynı zamanda bir ressam, tasarımcı, aktivist ve toplum önünde var olmaya çalışan sıradan bir bireyim. İnsanların, bu kimliklerin bir arada var olabileceğini görmesini istedim.

Bu süreçte, Birleşmiş Milletler Nüfus Fonu ve Red Umbrella Sexual Health and Human Rights Association ile birlikte çeşitli saha çalışmalarında yer aldım. Genel evleri ziyaret ettim, seks işçilerinin hikâyelerini dinledim ve çok ağır yaşam deneyimlerine tanıklık ettim. Bu bana hayatı başka bir pencereden görmeyi öğretti. Özellikle insan ticareti, zorla çalıştırma, çocuk istismarı ve uyuşturucu gibi konular, benim mücadele alanım haline geldi.

Ankara Seyranbağları’nda yaşadığım dönemde ciddi tehditlerle karşılaştım. Fuhuş mafyası tarafından baskı gördüm, tehdit edildim ve bulunduğum çevreden ayrılmam yönünde zorlandım. Süreç giderek daha karanlık bir hâl aldı ve evime silahlı bir saldırı gerçekleştirildi. Bunun ardından emniyete başvurdum. O süreçte bana destek olan bir emniyet görevlisiyle uzun görüşmeler yaptık ve yaşadığım olayları ayrıntılı şekilde anlattım. Daha sonra savcılığa başvurular yapıldı, davalar açıldı ve bazı suç örgütleri ceza aldı.

Benim mücadelem hiçbir zaman insanları hedef göstermek olmadı. Tam tersine, zorla çalıştırılan, istismar edilen, sesi duyulmayan insanların yanında durmaya çalıştım. Özellikle çocuk istismarı, insan ticareti ve zorla fuhuş gibi konular benim en hassas olduğum alanlar oldu. Sahada birçok kadın ve çocuğun hayatına dokundum; bazılarını kurtarabildik, bazılarını ise maalesef kaybettik. Dilay, Nefes ve Defne gibi çok genç yaşta hayatını kaybeden çocukların hikâyeleri hâlâ benim hafızamda çok derin bir yerde duruyor.

Bugün hâlâ aynı noktadayım: görünmeyenleri görünür kılmak, susturulanların sesi olmak ve adalet arayışını sürdürmek. Çünkü benim mücadelem tam olarak bunun üzerine kuruldu.”

 

 

Bu emniyet mensubu ile iş birliğini açar mısınız?

 

“O emniyet mensubuyla kurduğum bağ benim için çok önemliydi. Bana yalnızca güven vermedi; aynı zamanda bir insan olarak değer gördüğümü hissettirdi. İçimdeki vicdana, dirence ve mücadele gücüme inandı. O süreçte bana büyük destek oldu. İsmini vermeyeceğim başka önemli kişiler de vardı ve onların verdiği güven sayesinde sahaya çıkmaya başladım.

Geceleri sokaklara çıktım, kadınlarla ve çocuklarla görüştüm, çeşitli evlere girdim. Benim amacım hiçbir zaman insanları hedef göstermek değildi. Sadece baskı, şiddet, zorla çalıştırma ya da çocuk istismarı olup olmadığını gözlemliyor ve bunları raporluyordum. Adres ifşa etmeden, kişileri hedef göstermeden, olayların arkasındaki karanlık yapıyı anlamaya çalışıyordum.

Bir dönem Ankara’da bilinen bazı yapılarla temas kurdum. Bu süreçte beni, devlet kurumlarıyla ve farklı çevrelerle bağlantıları olduğu söylenen bir kadınla tanıştırdılar. Dışarıdan bakıldığında sıradan biri gibi görünüyordu; ancak zamanla çocukların istismarı ve fuhuş ağına aracılık edildiğine dair ciddi şüpheler oluştu. Ben bu bilgileri raporladım. Fakat süreç ilerledikçe olayın boyutu büyüdü ve ortaya çıkan isimler nedeniyle büyük bir korku ortamı oluştu.

O araştırmayı yürüten kişiler de ciddi baskı hissetmeye başladı. İşlerini kaybetme ya da zarar görme korkusuyla geri adım atıldı. Dosya ilerlemedi ve bir noktada süreç durdu. Ben de güvenlik gerekçeleri nedeniyle o dosyadan çekilmek zorunda kaldım. Açıkçası o yapının bugün hâlâ devam edip etmediğini bilmiyorum. Bu, içimde her zaman bir soru işareti olarak kaldı.

Ama şunu net söyleyebilirim: O süreçte tamamen durmadım. Gerçeği araştırmaya ve sahada olmaya devam ettim. Çünkü biz o dönem çok önemli şeyler yaptık. Pek çok suç ağının ortaya çıkarılmasına katkı sunduk, zorla çalıştırılan çocuklara ve kadınlara ulaşmaya çalıştık, bazılarını aileleriyle yeniden buluşturduk.

Daha sonra Red Umbrella Sexual Health and Human Rights Association ile tanışmam, bu mücadeleyi daha kurumsal ve profesyonel bir zemine taşımamı sağladı. O noktadan sonra sesimi ve yaşadığım hikâyeleri daha geniş kitlelere ulaştırma imkânı buldum. Bugün dönüp baktığımda, bunun hayatımdaki en önemli dönüm noktalarından biri olduğunu düşünüyorum.”

 

 

Bu kadar görünür bir hayat yaşarken özel hayatınızı korumak zor oldu mu?

 

“Bu soru için çok teşekkür ederim. Açıkçası görünür olmadan önce hayatımda çok büyük problemler yaşamıyordum. O dönemlerde yaşadığım zorluklar daha çok resmi kurumlarda, kimliğim nedeniyle karşılaştığım sorunlardı. Bunun dışında gündelik hayatımda, sosyal ilişkilerimde ve hatta sigortasız çalıştığım işlerde bile, özel kimliğimle doğrudan temas etmeyen alanlarda ciddi problemler yaşamıyordum. Ta ki kendi gerçeğimi görünür kılmaya, kendimi ifade etmeye ve bana dayatılan kalıpların dışına çıkmaya başlayana kadar…

Her şey aslında o noktada değişti. Görünür olduktan sonra çok ağır tepkilerle karşılaştım. İnsanların ne kadar acımasızlaşabileceğini, ne kadar kolay yargılayabildiğini birebir deneyimledim. Öyle sözler duydum ki, bazı anlarda dönüp kendime ‘Acaba doğru olanı mı yaptım?’ diye sorduğum oldu. Ama zamanla şunu fark ettim: İnsanların büyük bir kısmı hayatını maskelerle yaşıyor. Ben ise maskesiz yaşamayı seçtim. Ve bugün dönüp baktığımda bununla ilgili hiçbir pişmanlık duymuyorum.

Ben kafesin içinde güvenli görünmektense, kafesin dışında özgürce yaşamayı tercih ettim. Çünkü insanlar çoğu zaman kendilerine sunulan o konforlu alanlarda kalmayı seçiyor. Siz o alanın dışına çıktığınızda ise sizi ‘öteki’, ‘fazla görünür’ ya da ‘uygunsuz’ ilan edebiliyorlar. Oysa ben yalnızca kendime ait bir hayat kurdum. Başkalarının benim için çizdiği hayatı değil, kendi kararlarımla inşa ettiğim bir yaşamı seçtim.

Kendi hayatımın başrol oyuncusu, yönetmeni ve yapımcısı oldum. Başkalarının yazdığı bir senaryoda figüran olmak yerine, kendi hikâyemin merkezinde durmayı tercih ettim. Evet, bu kolay değildi. Yalnız kaldım, dışlandım, ağır şeyler yaşadım. Ama bütün bunlara rağmen pes etmedim. Çünkü insanların görünürdeki ahlak anlayışlarının arkasında sakladıkları ikiyüzlülükleri ve bastırılmış yargıları çok net gördüm.

Sırf görünür olduğum için bana yapılmayan şey kalmadı. Ama buna rağmen hayata küsmedim. Zamanla yalnızca ayakta kalmayı değil, kendi alanımı kurmayı da öğrendim. Ve ilginç olan şu oldu: Bir zamanlar beni dışlayan insanlar, daha sonra benim kurduğum o dünyanın bir parçası olmak istediler. O noktada artık kimseye kendimi kanıtlamak zorunda olmadığımı öğrendim.

Özel hayatımda da çok zor deneyimler yaşadım. Bana sevgiyle yaklaşan, ciddi düşündüğünü söyleyen, evlilik hayalleri kuran bazı insanlar; benim özel durumumu öğrendiklerinde tamamen değişiyordu. Bir anda karşımdaki insanın beni bir birey olarak değil, yalnızca bedenim üzerinden değerlendirdiğini hissediyordum. Kimi zaman çok incitici yaklaşımlarla karşılaştım. Maddi gücüyle bana yaklaşabileceğini düşünenler, beni yalnızca gizli bir ilişkinin parçası olarak görmek isteyenler oldu.

İnsanı en çok yaralayan şey, karakterinin, sevgisinin ve emeğinin değil; sadece bedeni üzerinden değerlendirilmesi oluyor. Bu durum ruhumda derin izler bıraktı. Görünür olduğum için aşağılandığım, ötekileştirildiğim ve değersiz hissettirilmek istendiğim çok dönem oldu. Ama zamanla şunu öğrendim: İnsan bazen en büyük gücünü, en büyük kırgınlıklarının içinden çıkarıyor.

Bugün hâlâ unutamadığım acılar var. Çünkü bazı yaralar tamamen kapanmıyor; insan sadece onlarla yaşamayı öğreniyor. Ama bütün bunlara rağmen geriye dönüp baktığımda korkularımı değil, cesaretimi görüyorum. Kaybettiklerimi değil, kendimi yeniden buluşumu görüyorum. Ve biliyorum ki insanın en büyük özgürlüğü, kendi gerçeğini korkmadan yaşayabildiği andır.”

 

 

Bugüne kadar paylaşmadığınız ama artık saklamak istemediğiniz bir gerçek var mı?

 

“Evet, var… Hem de yıllardır içimde taşıdığım, sustukça büyüyen bir gerçek var. Daha çocuk yaşta kırıldım. Dünyaya karşı güvenimi ve masumiyetimi çok erken kaybettim. Ben aslında çok hassas, çok duygusal bir çocuktum. Ama hayat bana hiçbir zaman bir çocuğa davranıldığı gibi davranmadı.

Tacizle çok küçük yaşlarda tanıştım. Lisede bir öğretmenim bana duygularını itiraf etti. Başka bir öğretmenim ise beni kendi evinde rahatsız etmeye çalıştı. O dönem hâlâ çocuktum ve neyle karşı karşıya olduğumu tam olarak anlayabilecek yaşta değildim. Sınıfta, sokakta, günlük hayatın içinde bedenime yönelik yorumlara maruz kalıyordum. İnsanların bakışları, sözleri ve yaklaşımı beni daha o yaşta örselemeye başlamıştı.

Bir gün öğretmenlerden biri benimle görüşmek için başka bir şehirden Ankara’ya geldi. O dönem hayatı da insanları da tanımıyordum. Bana güven verdi. Daha sonra beni ilk kez bir gece kulübüne götürdü. Hayatımda daha önce hiç böyle bir ortama girmemiştim. Kendimi yabancı, korkmuş ve huzursuz hissediyordum. Bir süre sonra ağlamaya başladım.

Daha sonra beni sessiz bir odaya götürdü ve elime bir içecek verdi. O güne kadar alkol bile kullanmamış biriydim. İçeceği içtikten sonra bedenimde garip bir ağırlık hissetmeye başladım. Her şey bulanıklaştı. Sonrasında yalnızca parçalar hâlinde bazı anları hatırlıyorum; bir taksi, taksicinin endişeli sesi ve ardından bir otel… Kendimi hareket ettiremiyordum. Hayatımın en korkunç anlarından biriydi.

Daha sonra polislerin geldiğini hatırlıyorum. Gözlerimi hastanede açtım. O gece taksi şoförü bir şeylerin ters gittiğini fark etmeseydi, belki bugün çok daha ağır bir travmanın içinde olabilirdim. Bunu ilk kez bu kadar açık anlatıyorum. Çünkü bazı şeyleri dile getirebilmek için insanın önce kendi içindeki karanlıkla yüzleşmesi gerekiyor.

Hayatım boyunca çok fazla travma ve hayal kırıklığı yaşadım. Tek istediğim kendi ayaklarımın üzerinde durabilmekti. Ama ne zaman var olmaya çalışsam, bunun bir bedeli oldu. İhanet gördüm, kırıldım, yalnız bırakıldım. Sokakta kaldığım, aç kaldığım, okula zor şartlarda devam ettiğim dönemler oldu. İş buldum, kaybettim; emek verdim ama karşılığını alamadım. Sanki üzerimde dolaşan karanlık bir bulut vardı ve ben o bulutun altında sürekli savruluyordum.

Ama bugün dönüp baktığımda şunu görüyorum: Hayatım boyunca en büyük hatam, kendimi başkalarına kabul ettirmeye çalışmak olmuş. Sürekli birilerinin beni onaylamasını, bana yer açmasını bekledim. Oysa insanın gerçek kurtuluşu, başkalarının ona yer vermesinde değil; insanın kendi içinde kendine yer açabilmesinde saklıymış.” 

 

 

Evlilik sizin hayatınızda nasıl bir değişim yarattı?

 

“Baştan da söylediğim gibi, geçmişimde çok fazla güzel anı yoktu. Hayatım boyunca daha çok yıkım, gözyaşı, ihanet, hayal kırıklığı ve çaresizlikle sınandım. Ama bir noktada şunu fark ettim: Başkalarının onayına ihtiyaç duymadan, yalnızca kendime dönmeyi başardığım an hayatım değişmeye başladı. İşte o gün, hayata karşı kazanmaya başladım.

Yıllarca maske takan bir oyuncu gibiydim ama artık kendi hayatımın senaryosunu yazan da, yöneten de bendim. Benim bir sözüm vardır: ‘Bir ağacın gölgesi olmaktansa güneşin kendisi ol. O zaman hem ağaç sana muhtaç olur hem de gölge senin eserin.’ Bu sözler yalnızca bir cümle değil; yaşanmışlıkların, kırgınlıkların ve mücadelelerin içinden çıkan bir bakış açısı.

Aşk hayatım aslında hiçbir zaman çok yoğun olmadı. Elbette hayatımda bana ilgi duyan insanlar oldu ama yaşadığım hayal kırıklıklarından sonra aşka tamamen mesafe koydum. Güvendiğim insanlar tarafından kullanıldım, kandırıldım ve çok ciddi kırılmalar yaşadım. Bir süre sonra insanlara karşı tüm duvarlarımı örmeye başladım.

2019’dan sonra artık hiçbir ilişki teklifine sıcak bakmadım. O dönem hayatıma girmeye çalışan çok fazla insan oldu. Özellikle görünür olduktan sonra çevremde yanlış niyetlerle yaklaşan kişiler çoğaldı. Maddi vaatlerle, lüks hayat teklifleriyle ya da güç kullanarak yakınlaşmaya çalışan insanlar oldu. Tanınmış iş insanlarından siyaset çevrelerine kadar farklı kesimlerden kişilerle karşılaştım ama hiçbir zaman kendimden ödün vermedim.

Hatta bir dönem yaşadığım baskılar nedeniyle sosyal medyadan uzaklaştım, hayatımı geri plana çektim ve kendi içime kapandım. Sessizleşmeyi seçtim. Çünkü bazen insan yaşadığı şeyleri anlattığında bile anlaşılmayacağını hissediyor. O süreçte evlilik fikri benim için tamamen hayatımdan çıkmıştı. Hatta kendi kendime ‘Ben galiba yalnız yaşayıp yalnız öleceğim’ dediğim zamanlar oldu.

Sonra hayat bana hiç beklemediğim bir yerden sürpriz yaptı. Çalıştığım şirkette eşimle tanıştık. İlk gördüğüm anda içimde çok farklı bir his oluştu. Sonradan öğrendim ki o da aynı şeyi hissetmiş. Ve tanıştıktan çok kısa bir süre sonra ilişkimiz başladı.

Evlilik bana yeniden güven duygusunu öğretti. Yıllarca insanların içinde yalnız hissettikten sonra, ilk kez birinin yanında gerçekten huzur buldum. İlk defa mücadeleyi tek başıma vermediğimi hissettim. Geçmişimde çok fazla karanlık vardı ama eşimle birlikte hayatın bana da güzel bir sayfa açabileceğine inanmaya başladım.

Eskiden eve döndüğümde yalnızca sessizlik vardı. Şimdi ise beni anlayan, gözlerime baktığında ne hissettiğimi anlayabilen bir eşim var. Bu benim için çok büyük bir değişim. Çünkü ben hayatım boyunca hep güçlü görünmek zorunda kaldım. İlk kez birinin yanında güçlü görünmeye çalışmadan da sevilebildiğimi hissettim.

Evlilik bana yalnızca bir eş değil, aynı zamanda huzur verdi. Yıllarca korkularla, kaygılarla ve insanlara karşı gard alarak yaşadım. Ama şimdi hayata daha sakin ve daha umutlu bakabiliyorum. İlk kez gelecekle ilgili güzel hayaller kurabiliyorum.

Ve en önemlisi şu: Ben yıllarca ‘Bir gün herkes gider’ korkusuyla yaşadım. Şimdi ise ilk kez birinin gerçekten kalmak için geldiğine inanıyorum. Evlilik benim hayatımda en büyük değişimi tam da burada yarattı.”

 

 

Peki eşinizle evliliğe giden maceranız nasıldı?

 

“Eşimle iş yerinde tanıştık. Aslında bu tamamen ‘ilk görüşte tanışma’ gibi bir hikâye değildi; öncesinde de dolaylı bir tanışıklığımız vardı. Sonrasında yaşananlar ise hayatın insanı fark etmeden bir yere sürükleyen akışına dönüştü.

Daha önce çalıştığım iş yerinden istifa etmiştim. Bir süre sonra patronum tekrar aradı ve geri dönmemi istedi. Bunun üzerine beni merkez ofise aldılar. Yetkililerle yapılan görüşmelerden sonra servis müdürü olarak görevlendirildim. Ancak o süreç de çok uzun sürmedi ve yeniden istifa etmeyi düşünmeye başladım.

Tam bu dönemde genel koordinatör farklı bir iş planından bahsetti. Yeni bir düzen kurulacağını ve beni İstanbul yolu üzerindeki mağazaya göndereceklerini söyledi. Hayatımın yön değiştirdiği o anda eşimle karşılaştım.

Onu ilk gördüğümde içimden sadece ‘Bu kim?’ diye geçirdiğimi hatırlıyorum. Birlikte çalışmaya başladık. Açık konuşmak gerekirse, onu görür görmez etkilendim ama bunu belli etmedim. Sonradan öğrendim ki o da bana karşı bir şeyler hissetmiş. Bunu daha çok bakışlarından ve davranışlarından anlamaya başlamıştım.

Yeni geldiği için iletişim kurabilmek adına telefon numaralarımızı paylaştık. Şirketin bize tahsis ettiği bir iletişim hattı olmadığı için mecburen kişisel numaralar üzerinden haberleşiyorduk. Ve o gün başlayan yazışmalar, kısa sürede bambaşka bir bağa dönüştü. Neredeyse sabahın ilk ışıklarına kadar konuştuğumuz oluyordu.

İlişki ilerledikçe benim içimde de büyük bir ikilem oluşmaya başladı. Çünkü eşimin bilmesi gerektiğini düşündüğüm bazı özel gerçekler vardı. Anlatmak istiyor ama nasıl anlatacağımı bilemiyordum. Bir yanım dürüst olmak istiyor, diğer yanım ise her şeyin biteceğinden korkuyordu. Bu yüzden uzun süre sustum.

İlişkimizin yaklaşık ikinci haftasında eşim evlenmek istediğini söyledi. Ben ise bunu kabul edemeyeceğimi söyledim. Çünkü içimde taşıdığım gerçekler nedeniyle ilişkiyi sürdürebilmenin mümkün olmayacağını düşünüyordum. Ama o çok netti. İlişkiye sahip çıkan, kararlı duran bir tavrı vardı.

Bir gün birlikte dışarıdayken Nata Vega Outlet içinde bir kadın beni tanıdı. Röportajlardan ve aktivist kimliğimden beni bildiği belliydi. O an büyük bir panik yaşadım ve hızlıca uzaklaşmaya başladım. Eşim peşimden geldi, ne olduğunu anlamaya çalışıyordu. Daha önce de tanınmıştım ama o an yaşadığım korku çok başkaydı.

Bana ‘Sen ünlü biri misin?’ diye sordu. Ben ise hiçbir şey söylemeden uzaklaşmaya devam ettim. Sonra telefonundan adımı araştırmaya çalıştığını fark ettim. O an tek isteğim hiçbir şey öğrenmemesiydi. Eve bırakana kadar bakmamasını rica ettim ama beni bıraktıktan sonra araştırmaya devam etti.

Yaklaşık yirmi dakika sonra beni aradı. Açamadım. Tekrar aradı, yine açamadım. Çok korkuyordum; bağıracağından, her şeyin biteceğinden endişe ediyordum. Üçüncü aramada telefonu açtım. Daha sonra akşam bir parkta buluşmayı teklif etti. Korkarak da olsa kabul ettim.

Parkta onu bekliyordum. Arabasını park edip yavaş yavaş yanıma doğru geldi. O an hissettiğim korkuyu ve çaresizliği tarif etmek gerçekten çok zor. Kalbim yerinden çıkacak gibiydi. Sonra tam karşımda durdu ve bana sarıldı. Ama öyle bir sarıldı ki… O ana kadar hissettirmediği tüm duyguyu tek bir sarılışla anlattı.

Kulağıma eğilip, ‘Seni çok seviyorum. Seni öyle bir seveceğim ki, herkesten çok sevilmeyi hak ediyorsun’ dedi. O an her şey değişti. Elimi daha sıkı tuttu ve ilişkimiz bambaşka bir yere evrildi.

Sonrasında ailelere açılma süreci başladı. En az başlangıcı kadar sancılı, zor ve uzun bir süreçti. Anlatması kolay değil ama yaşaması çok daha zordu. Yaklaşık sekiz ay içinde tanışma, söz, nişan, nikâh ve düğün sürecini tamamladık. Ve bugün dönüp baktığımda, hayatın bana yaptığı en güzel sürprizlerden birinin eşim olduğunu düşünüyorum.”

 

 

Evlilikte her şey yolunda mı?

 

“Şu anda hayatımın çok daha olgun, dengeli ve huzurlu bir dönemindeyim. Eşimin soyadıyla birlikte hayatımı sürdürüyorum. Aynı yaşamın içinde birlikte çalışıyor, birlikte üretiyor ve emek vererek ortak bir hayat kuruyoruz.

Dışarıdan bakıldığında birçok insana göre daha düzenli, daha sağlıklı ve daha sakin bir aile yapımız olduğunu söyleyebilirim. Bu birliktelikten bir oğlumuz ve bir kızımız oldu. Şu an beş kişilik bir aile olarak hayatımıza devam ediyoruz.

Aileme dair daha fazla detay vermek isterdim ancak bulunduğumuz koşullar nedeniyle bazı şeyleri özel tutmayı tercih ediyorum. Bu yüzden bu kısmı belli bir sınırda bırakmak istiyorum.

Eşim Mertcan Yıldız benim hayatımda çok özel bir yere sahip. Bana gerçekten iyi bir eş, çocuklarıma ise çok iyi bir baba oldu. Ailesine karşı saygılı, sahiplenen, sorumluluk alan ve sevdiklerini ihmal etmeyen bir yapısı var. Hayatımdaki hiçbir özel günü geçiştirmez; küçük detayları bile önemser.

Hayatımda bana ilk çiçek alan insan da odur. Ve bunu yalnızca bir kez değil, zamanla bir alışkanlığa dönüştürdü. Küçük jestleri önemseyen, sevgisini davranışlarıyla gösteren biridir.

Sosyal medyadan uzak duran, gece hayatını sevmeyen, daha çok işine ve ailesine odaklanan sade bir yaşam tarzı vardır. Evden işe, işten eve giden; disiplinli ve sakin bir hayat sürer. Yakın çevresi de ailesi ve güvendiği birkaç insandan oluşur.

Bugün dönüp baktığımda, birlikte kurduğumuz bu hayatın ne kadar emekle, sabırla ve güçlü bir bağla oluştuğunu daha iyi görebiliyorum. Kusursuz bir hayat yaşadığımızı söyleyemem ama birbirimize duyduğumuz saygı, güven ve bağlılık sayesinde hayatın zorluklarını birlikte aşmayı öğreniyoruz.”

 

 

Türkiye’de trans bireylerin aşklarının ve ilişkilerinin hâlâ şaşkınlıkla karşılanmasını nasıl yorumluyorsunuz?

 

“Türkiye’de trans bireylerin aşklarının ve ilişkilerinin hâlâ şaşkınlıkla karşılanmasını, toplumun alışkanlıkları ve öğrenilmiş kalıplarıyla açıklıyorum. İnsanlar çoğu zaman kendilerine öğretilen ya da normal olarak sunulan şeylerin dışına çıktıklarında şaşkınlık yaşayabiliyor. Bunun dışında kalan ilişki biçimleri ise bazen yargıyla karşılanabiliyor.

Oysa aşk, yalnızca kimlikler üzerinden açıklanabilecek bir duygu değil. Sevgi; iki insanın birbirini görmesi, anlaması ve birlikte bir yaşam kurma iradesidir. Ancak toplum, özellikle bazı konularda, bireyleri hâlâ etiketler üzerinden değerlendirmeye eğilimli.

Trans bireylerin ilişkilerinin şaşkınlıkla karşılanmasının temelinde de biraz bu var. Aslında mesele ilişkinin kendisi değil; insanların farklı olana alışık olmaması. Görmedikleri, deneyimlemedikleri ya da konuşulmasına izin verilmemiş şeyler onlara ilk anda ‘olağandışı’ gibi gelebiliyor.

Ben bunun zamanla değişeceğine inanıyorum. Çünkü insanlar tanıdıkça, gördükçe ve hikâyeleri birebir dinledikçe bunun da hayatın doğal bir parçası olduğunu fark ediyor. Aşkın cinsiyeti, kimliği ya da kalıbı yoktur; yalnızca yaşanma biçimi vardır.

Genel olarak insanları etiketlerle tanımlamayı doğru bulmuyorum. İnsan, insandır. Her bireyin özel hayatı, kimliği ve tercihleri kendi alanında değerlidir ve saygıyı hak eder. Sosyal hayatın, iş hayatının ya da gündelik ilişkilerin insanların özel kimlikleri üzerinden şekillenmesini sağlıklı bulmuyorum.

Bir insanın iş hayatında, ev kiralarken, alışveriş yaparken ya da günlük yaşamın herhangi bir alanında kimliğiyle değil; karakteri, davranışı ve insanlığıyla değerlendirilmesi gerektiğine inanıyorum. Çünkü hayatın doğal akışı içinde belirleyici olan şey insanların birbirine duyduğu saygıdır.

Benim bakış açıma göre mesele etiketler değil; insanın kendisidir.”

 

 

Bugünkü Bihter Karal en çok ne için mücadele etmeye devam edecek?

 

“Bugünkü Bihter Karal en çok, insanların birbirini etiketler üzerinden değil, insan olarak görebildiği bir düzen için mücadele etmeye devam edecek.

Benim için en önemli mesele; kimliklerin, özel hayatların ya da insanların varoluş biçimlerinin bir yargı sebebine dönüşmemesi. İnsanların iş hayatında, sosyal yaşamda ve gündelik hayatın içinde yalnızca insan olarak değerlendirildiği bir anlayışın yerleşmesi gerektiğine inanıyorum.

Bir diğer mücadelem de görünmeyen ya da yanlış anlaşılan hayatların daha doğru ve daha insani bir yerden anlaşılması. Çünkü insanlar çoğu zaman bilmedikleri şeyleri yargılıyor. Oysa birbirlerini gerçekten tanıdıklarında, hikâyeleri dinlediklerinde, aslında sandıkları kadar büyük farklılıklar olmadığını görüyorlar.

Ben bunu kendi hayatımda da yaşadım. Çok zor süreçlerden geçtim, yanlış anlaşıldım, yargılandım ama sonunda kendi hayatımı kurmayı, aile olmayı ve üretmeye devam etmeyi başardım. Bu yüzden biliyorum ki her hikâyenin içinde çok insani bir gerçek saklıdır.

Benim mücadelem; insanların birbirine daha az önyargıyla, daha fazla anlayışla yaklaşabildiği bir toplumsal dilin oluşması için devam edecek. Çünkü bazen bir insanı gerçekten değiştiren şey, yargılanmak değil; anlaşılmaktır.